Kasaba Büyükleri

KASABA BÜYÜKLERİ

MÜFTÜZADE EMİN EFENDİ(AKÇAÖZ)(1877-20 Şubat 1939)



Emin Efendi, Osmanlı'nın son dönemlerinde İstanbul'da zamanın güç ulaşım ve ekonomik şartlarına rağmen ilahiyat ve hukuk tahsili görmüştür. Uzun süre naiplik yapmıştır. Çağdaş ve ileri görüşlüdür. 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi'nde Denizli Sancağını temsilen katılmıştır. Çal ve havalisine ilk Amerikan asma çubuğunu getirmiştir. Din ve hukuk alimi olarak çevresine daima önderlik etmiştir.

HAYATI

Emin Efendi Denizli'nin Çal ilçesine bağlı Ortaköy Kasabası'nda 1877 (R. 1293) tarihinde dünyaya gelmiştir. Babası Hasan Efendi annesi Fatma Hanımdır. Babası zamanın aydın ve ileri görüşlü müftülerindendir. Dolayısıyla ilk eğitimini köyünde babasından almıştır. İlk medrese tahsili ileriki yaşamının da seyrini belirlemiştir. Zamanın gerek ekonomik gerekse güç ulaşım şartlarına rağmen, İstanbul'da Darül-fünun da (Bugünkü İstanbul Üniversitesi) ilahiyat ve hukuk eğitimi almıştır. Bu eğitinin ardından Mısır'da master yapmıştır.

Eğitiminin ardından resmi kayıtlara göre, 1886 (R.1304) da Aydın vilayeti Naip ve İstinaf Mahkemesi Hukuk Reisi olarak göreve başlamıştır. 1899 (R.1317) yılına kadar rütbesi İstanbul iken 1899-1908 (R.1317-1326) yılına kadar Sadrı Anadolu (Anadolu Kazaskeri) rütbesi ile görevini sürdürmüştür. Emin Efendi 22 yıl sürdürdüğü naiplik görevinden sonra Çal ve yöresinde birtakım sosyal ve dini faaliyetlerde bulunmuştur. Bu dönemde serbest avukatlık da yapmıştır.
Emin Efendinin iki evliliği olmuştur. Bunlardan birincisi Ortaköylü (İkiz Şakirlerden) Halime Hanımdır. Bu evliliğinden Lütfiye, Necmiye ve Ferit adında üç çocuğu olmuştur. Ancak eşinin vefatı sebebiyle ikinci kez evlenmiştir. Bu evliliğini Tavas Orta Mahalle halkından Naima hanım ile yapmıştır. Bu evliliğinden de Türkan, Yurdaer ve Yurdagül ikiz olmak üzere üç çocuğu dünyaya gelmiştir. (Naima hanım 97 yaşındadır ve İstanbul'da yaşamaktadır. Yakın çevresi onu, ata binen, sosyal ve kültürel faaliyetleri olan, ud gibi müzik aletlerini çalabilen çok yönlü modern bir Türk kadını olarak tarif etmektedirler.) Emin Efendi 20.02.1939 tarihinde vefat etmiş ve kendi köyünde defnedilmiştir.

FAALİYETLERİ

Emin Efendi 22 yıl naip olarak devlet görevinde bulunmuştur. Bu süre sonunda kendi memleketine dönerek yörenin sosyal ve iktisadi sorunlarıyla ilgili faaliyetlerde bulunmuştur.
Günümüzde olduğu gibi o dönemde de Ortaköy Kasabası ve Çal yöresinde çekirdekli üzüme dayalı bağcılık yaygın olarak yapılmaktaydı. 1912-1918 yılları arasında bağlarda ortaya çıkan floksera hastalığı yüzünden üzüm bağları kurumuştur. Zaten zor şartlar altında yaşayan halk geçimini sağlamak için Turgutlu, Manisa, İzmir gibi yakın yerlerin ovalarına çalışmaya gitmişlerdir. İşte bu duruma çare arayan Emin Efendi, Amerikan çubuğu olarak da bilinen Delibağ Çubuklarını Çal'a getirerek dağıtmıştır.Ayrıca bu bağların nasıl yetiştirileceği, bakım ve ilaçlamasının nasıl yapılacağı konusunda köylülere eğitim de vermiştir. Bu sayede yörede bağcılık yeniden canlanmış ve gelişmiştir. O döneme kadar Çal ve yöresinde çekirdeksiz üzüm bağlan yoktur. Yani çekirdeksiz üzümü yöreye getiren kişi Emin Efendi olmuştur. Hatta anlatılanlara göre köylüler, Üzüm tanelerinin içinde çekirdek görmeyince çok şaşırmışlar ve hayretler içinde kalmışlardır. Onun öncülüğünde yörede başlatılan bağcılık günümüzde de geçerliliğini koruyan bir tarım faaliyeti olarak devam etmektedir.

Hem din hem de hukuk alimi olan Emin Efendi, Ortaköy ile çevre köy ve kasabalarda meydana gelen bir kısım adli vakalarda da çözüm mercii olmuştur. Özellikle arazi anlaşmazlıkları, miras paylaşımı, aile geçimsizlikleri, boşanma gibi konularda tarafları bir araya getirerek barış yoluyla çözüme kavuşturmaya çalışmıştır. Emin Efendiye halkın bu konularda itimadı ve saygısı sonsuzdur. O da yaşadığı sürece başta kendi köyü olmak üzere çevresindeki insanlara her zaman doğruyu gösteren ve onlara her konuda önderlik eden bir kişi olmuştur.

Emin Efendi Kurtuluş Savaşı başlarında da etkin bir kişi olarak görülmektedir. 15 Temmuz 1335 (1919)'de kurulan Çal Müdafa-i Hukuk ve Redd-i İlhak Cemiyeti'nin kurucuları arasındadır. (Emin Efendinin yanında Ortaköy'den Şakir Ağa ve Şakir Efendi adında köyün ileri gelenlerinden iki kişi daha bu cemiyete iştirak etmiştir.) Emin Efendi bizzat Milli Mücadele yıllarında cepheye gitmemiş, ancak cephe gerisinde asker toplanması, iaşe temini, halkı milli mücadeleye teşvik etmek gibi görevler üstlenmiştir.

Emin Efendi 12 Ocak 1920 tarihinde İstanbul'da toplanan Osmanlı Mebusan Meclisine Denizli'yi temsilen Aydın Mebusu olarak katılmıştır. Bu meclisin kendisini fesh etmesi üzerine Denizli'ye dönmüştür. Milli Mücadele döneminden sonra Denizli Barosuna (1925 yılında 17 sayı numarası ile) kaydolan Emin Efendi Çal da bir müddet hazine avukatlığı yapmış, ardından bir süre serbest çalışmıştır. Hayatının son birkaç yılını ise kendi köyünde geçirmiştir.

Ortaköy kasabasında kaldığı dönemlerde köylünün sosyal ve manevi yönden bilinçlenmesine yönelik camilerde sohbetleri olmuştur. Bu anlamda, Anadolu Kadı askerliği. Naiplik, Mahkeme Reisliği, gibi üst düzey bürokratik görevlerde bulunan Emin Efendi. köyüne geldiğinde mütevazı bir kimlikle, kahvede, camide, pazarda kısaca halkın bulunduğu her yerde onlarla sohbet etmiştir. Ramazan aylarında Koca Camide ziyaret edilen Sakalı Şerifin de Emin Efendi tarafından köye getirildiği söylenmektedir. Ayrıca Ortaköy'ü Çal'a bağlayan yolun yapımında da önayak olduğu bilinmektedir. Bu yolun yapılması aşamasında köylüler arasında "Emin Efendi bu yolu Naima hanımı at arabası ile daha rahat gezdirebilmek için yaptırıyor" şeklinde konuşmaların olduğu rivayet edilmektedir.

Emin Efendi'nin Cumhuriyetin ilanından sonraki dönemde de danışmanlık için Ankara'ya davet edildiği ancak sağlık problemleri dolayısıyla gidemediği bilinmektedir. Hatta Atatürk'ün vefatına müteakip İsmet İnönü'nün bizzat kendisini Ankara'ya davet ettiği ancak rahatsızlığından dolayı gidemediği anlatılmaktadır.

Hayatını sade bir şekilde dolu dolu geçiren, insanları seven, güler yüzlü, sakin tavırlı, hoş sohbet çağdaş ve ilerici görüşlü bir kişiliğe sahip olan Emin Efendi 20 Şubat 1939 tarihinde vefat etmiştir. Cenazesi Ortaköy'de bulunan Seki mezarlığına defnedilmiştir.

Kaynakça;
 Serdar Başkaya (Torunu, Resim ve belgeler için ayrıca teşekkür ederiz.)
 Yurdaer Akçaöz, (Oğlu, 71 Yaşında)
 Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü Kayıtları
 Şükrü Tekin Kaptan, Türk Kurtuluş Savaşında Denizli'n Önderler, c. 1-2, Denizli 2000, s. 9-10.
 Ahmet Akif Tütenk, Milli Mücadelede Denizli, İzmir 1949, s. 27.
 Sıtkı Aydınel, Güneybatı Anadolu'da Kuva-yı Milliye Hareketi, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2002, s. 240.
 İsmail Karakuş (Ortaköylü Rahmetli oldu.)
 Mustafa Hekimoğlu (Ortaköylü Rahmetli oldu.)
 Galip Temeloğlu (Ortaköylü Rahmetli oldu.)

 

  ORTAKÖYLÜ EMİN BEY ( MEHMET EMİN AKÇAÖZ ) 1877-1939:

     Çal İlçesi’ne bağlı Ortaköy Kasabası’nda 1877 yılında doğdu. Babası Hasan Efendi, aydın ileri görüşlü bir Müftü idi.

      15 Temmuz 1919 tarihinde kurulan Çal Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. 1920 tarihinde İstanbul’da 4. Devre Meclisi Osmani’ye Denizli Livası’nı temsilen Aydın Mebusu olarak seçildi. 1925 tarihinde Denizli Barosu’na kaydolarak, Çal İlçesi’nde Hazine Avukatlığı’na başlamış, daha sonra da serbest avukatlık yapmıştır. Hayatının son yıllarında bir iki sene kadar Ortaköy Kasabası’nda Cami imamlığı görevinde bulunmuştur. 

      Emin Akçaöz’ün evi Ortaköy Kasabası, Kalaycılar caddesinde bulunmaktadır. Ev onarım görmüş olup, şuanda mülkiyeti Halime Demirciler’e aittir.



Emin Bey'in Evinden Görüntüler

Emin Bey'in Mezarından Görüntüler

EMİN BEY

Emin Bey ile ilgili aşağıdaki paragrafı anlatan:Güngör Gündüz

Cumhuriyet’le birlikte devlet baştan örgütlenmiş, padişahlıkta ‘Sancak’ olan Denizli il (vilâyet) olmuş ve Ortaköy de eski adı Demirciköy olan Çal’ın bir köyü durumundadır. Cumhuriyet’in ilk döneminde illere epey serbestlik tanınmış ve ‘İl Genel Meclisi’ ile pek çok işleri kendilerinin çözmeleri istenmiştir. Emin Bey’de artık Ankara’daki meclise girme ümidi kalmadığı için Denizli İl Genel Meclisi üyeliğine seçilmiştir. Ülkesine istediği düzeyde yardım edememenin huzursuzluğu, kendi düşünce sistemini anlayan kişilerin pek olmaması, Isbaha Mustafa Efendi Hoca’nın kız kardeşinin (Kiraz; HacıHasip eşi)) kızı olan ilk eşi Halime’nin  zamansız ölümü Emin Bey’in iç dünyasındaşüphesiz büyük acılara ve sıkıntılara yol açmıştır. Onun en büyük tesellisi çok sevdiği Ortaköy’üne gecesini gündüzüne katarak hizmet etmek olmuştur.
Ortaköy Cumhuriyet’le birlikte Denizli’ye bağlanmasına karşın tarih boyunca ilişkisi Uşak ve ilçeleriyle olmuştur. Ortaköy’ün şivesi de Denizli’nin kendine has özgün şivesini ve Acıpayam, Tavas, Buldan şivelerini de andırmaz. Ortaköy’ün halılarında kullandığı nakışlar Uşak yöresinin nakışlarına benzer. Emin Bey Uşak’la olan bu kökten bağlılığın devam edeceği düşüncesiyle Çal’dan başlayıp Ortaköy’ü Uşak’a bağlayacak bir yol yapımını kafasına koyar. Hâtta Mantarlık ile Eyirle arasında bir yerde yol yapımına başlar. O zamanlar yalnızca insan gücüyle yapılan yol yapımı çok yavaş ilerler. Emin Bey yine de hatırı sayılır uzunlukta bir yolu köylülere yaptırır, fakat bilinmeyen nedenle bu yol çalışması durur ve Denizli’nin Ortaköy üzerinden Uşak’a bağlanma durumu ortadan kalkar. O’nun ölümünden sonra da Uşak yolu Ortaköylüler’in sürekli gündeminde olmasına karşın bir türlü başarılamaz.

Emin Bey Ortaköy’ü geliştirmek için o tarihlerde hiç olmayacak işleri başarır. Ortaköy’e   telgraf   getirtir   ve   Jandarma   Karakolu   kurdurtur.   Her   halde   Türkiye Cumhuriyet’i sınırları içinde o tarihlerde telgrafı olan tek köydür. Romalılar’dan bu yana üzümcülükle uğraşan yörenin bağları toprak altında yaşayan zararlılara karşı direncini yitirmiş ve üründe büyük düşmeler olmaya başlamıştır. Bağlar genellikle ‘deli bağ’ üzerine aşılanmakta ve mevcut deli bağlar da toprak altı zararlılarına karşı direncini yitirmişti. Çözüm de bulunamamaktadır. Emin Bey yine işe koyulur ve Amerikan çubuğu olarak adlandırılan dirençli bir yeni delibağı Ortaköy’e getirir. Yapılan iş son derece başarılıdır. Civar köyler de bu çubuktan dikmeye başlarlar. Fakat Emin Bey’in başka bir derdi de vardır. Bir kez yapılan iş zaman alıcıdır. Bir deli bağ çubuğu ancak üç beş yılda aşı yapılabilir hale gelmektedir. Aşılandıktan sonra da ürün verebilmesi için yine birkaç yıl geçmelidir. Yeni dikilen bağların çok sayıdaki hayvanlardan korunması gerekmektedir. Kır bekçileri bu işi doğru dürüst yapmamaktadır. Emin Bey çılgınca bir iş yapar. Kendi çocuğu gibi gördüğü yeni bağları kendisi korumaya kalkışır. Yazın sıcağında siyah şemsiyesi ile bucak bucak dolaşarak yeni bağları korur. Emin Bey bağların yanında köydeki asayişle de çok ilgilidir. Silahlı çatışmalarla sonlanan kavgalarda suçluların bulunması ve adliyeye teslim edilmeleri konusunda da büyük çaba gösterir.

Emin Bey’in köyü güzelleştirmek için yaptığı yine olağanüstü güzel bir çabası vardır. İstanbul’un çeşmeleri havuzları büyücü güzelliktedir. Ortaköy’e de böyle bir güzellik kazandırmak ister. Koca Pınar’ın karşısında bulunan çınarların altındaki boşluğa iki tane yan yana havuz yapar. Koca Pınar’ın suyunun bir kısmını da havuzlara yönlendirir. O devirde Türkiye’de havuzu hem de çifte havuzu olan tek köy her haldeOrtaköy’dür.

Emin Bey’in çok önemli katkısı da Meclis-i Mebusan üyesi iken İstanbul camilerinden birinden peygamber sakalı olan “Sakal-ı Şerif”ten getirip Ortaköy camisine hediye etmesidir. Günümüzde yeryüzünde pek çok Sakal-ı Şerif bulunmaktadır. Bunların bir kısmı sahte olabilir. Nitekim yıllar sonra Ortaköy’ün civarındaki diğer yerleşim birimleri de Sakal-ı Şerif edinmiştir. Emin Bey’in getirdiği Sakal-ı Şerif büyük bir olasılıkla çok eski olması ve İstanbul’dan getirilmesi nedeniyle de sahte değildir.
Ne yazık ki Emin Bey’in ölümünden sonra yaptıklarının büyük bir kısmına sahipçıkılmaz. Karakol geri gider. Telgraf direkleri yıkılır, teller kopar ve telgraf da kapanır. Güzel havuzlar bakımsızlaşır, suları kesilir, içlerin de oluşan çamurda köy çok sevdikleri kazık oyununu oynar. Daha sonraki yıllarda da havuzlar taş toprakla doldurulup yok edilir. Uşak’a gidecek yol devam ettirilemez. Amerikan çubuğu getirterek yaptığı iyilik hiç unutulmaz.

Köylüler derinden minnettardır. Belediye kurulduktan bir süre sonra Seki Pınar’ı ile Okul’un arasındaki bölgede sağ tarafta bulunan Seki Mezarlığı kaldırılır ve orası ağaçlandırılır. Orada Emin Bey’in mezarı da bulunmaktadır. Herkesin mezarı kaldırılır, fakat Emin Bey’in anısına duyulan büyük saygı ile orada tutulur.


ORTAKÖYLÜ ŞAKİR AĞA (İKİZ)

    Ortaköylü Şakir Ağa Kuva-yı Milliye hareketine katılanlar arasında yer alır.
    Şakir Ağa 1348 yılında vefat etmiştir. Kabri Ortaköy Mezarlığındadır. Mermer mezar taşının bir yüzünde Osmanlıca diğer yüzünde Türkçe harflerle yazılmıştır.

Şakir Ağa'nın Mezarından Görüntüler

MUHTEREM ORHAN (1924 - .......)

1924' de ÇAL 'da doğan, ilk öğrenimini burada, orta öğrenimini Denizli'de, yüksek öğrenimini Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde tamamlayarak türlü kamu görevlerinde bulunan

 Muhterem ORHAN;

"ÖZGÜRLÜĞÜN UYKUSU" (ŞİİR-1973)            

"ERGİN GÖLGELER"  (ŞİİR-1977)

"GÜLÜMSEYEN TOPRAK" (DENEME VE MENZUR ŞİİR-1981)                

"ISLAK GÜNEŞ" (ŞİİR-1989)

"SEVGİLER HÜZÜNDE DEVLEŞİR" (ŞİİR-1995)                                                                     

"SEVGİ SAĞANAĞINDA DÜŞLER" (ŞİİR-1999)

"BİLİMDE KUR'AN-I KERİM'İN ÖNCELİKLERİ" (ARAŞTIRMA-1999)

ZAMANI İÇMEK (RÜBAİLER VE ŞİRLER-2003)

CUMHURİYETLE BÜYÜMEK (ANI-2007)   

BEN SENDEYİM SEN BENDE(DUYGUSAL VE DÜŞÜNSEL ÖZLÜ SÖZLER-2008)

UYGARLIK YOLUNDA ESKİ TÜRKLERDE SOSYO-EKONOMİK YAŞAM (ARAŞTIRMA-2011)

KİTAPLARINI  YAYINLAMIŞTIR.

Ahmet EFENDi (1870-1953)
 Cumhuriyet yıllarında medrese tahsili yapmıştır. İstanbul'da din dersleri alarak kendini yetiştirmiştir. Aydın ve yenilikçi bir Cumhuriyet sevdalısıdır. Kasketi ilk giyenlerdendir. Ortaköy büyük camide uzun yıllar vaizlik yapmıştır. Belde ve çevresinde din âlimi ve hocası olarak tanınmıştır.

GAVUR HASAN

Gavur Hasan ile ilgili aşağıdaki paragrafı anlatan:Güngör Gündüz

Kısaca da olsa adı bahsedilmeden geçilemeyecek olanlardan biri de Cavur (Gavur) Hasan adıyla bilinen ve soy adı yasasından sonra Kızılelma soyadını alan Hasan Kızılelma’dır. İstanbul medresesinden şimdiki diploma karşılığına denk gelen‘icazet’i  alan  dört  Ortaköy’lüden  biridir.  Köyden  çıkıp  önemli  mevkilere  gelmiş  ve Lozan’dan sonra yapılan ‘mübadele’ sonucunda ortaya çıkan mal dağıtımı sorununu çözmek için oluşturulan ‘Enval-i Metruke’ kurumunun başına getirilmiştir. Bilinen dürüstlüğünün bu kurumun başına getirilmesinde büyük rolü olduğuna inanılmaktadır. 1928’de ortaya çıkan dünya ekonomik krizinin Türkiye’yi de sarsmış olması nedeniyle İzmir’de yaşaması zorlaşmış ve Ortaköy’e geri dönmüştür. Aşırı dürüstlüğü nedeniyle Ortaköy’deki bazı hocalarla da arasında zaman zaman soğukluk oluşmuştur. Bazı hocalar civar köylerdeki vaazlarından para kazanmakta ve bu paraları el altından faizle borç vererek işletmektedirler. Hasan Efendi de bu işe aşırı bozulmakta ve bunu açıkça dile getirdiği için de faizci hocaların tepkisine yol açmaktadır. Tarihte faizcilik ticarette çok ileri gitmiş olan Asurlar zamanında ortaya çıkmıştır. ‘Karum’ adı verilen ticaret merkezleri çok meşhur idi. Ticaretle gelişen para hareketi paranın da pazarlanmasını gerektirmiş ve faizcilik ortaya çıkmıştır. Tek Tanrılı dinlerin egemenliği ortaya çıkınca da yüksek faize karşı alınan önlemler dinsel kurallara dönüşmüştür. Hasan Efendi’nin de bazı hocaların bir taraftan faiz haramdır diye fetva verip diğer taraftan gizlice paralarını faize yatırmalarına çok kızmasının sebebi onların dürüst davranmayışlarıdır.

Kendisi din konusunda çok bilgili ve çok iyi yorum yapabilen özgür düşünceli bir kişidir. Sürekli namaz kılmanın gerekli olmadığına inanmış olmalı ki camide hutbesini verdikten sonra zaman zaman çıkıp gittiği de olmakta idi.

Köydeki yaşamında devrimleri çok iyi takip etmiş ve köyde şapkayı ilk giyen kişi olmuştur. Bu değişimci kişiliği kendisinin dürüstlüğüne tepki duyanların eleştirilerine yol açmıştır. Nitekim şapkayı köyde ilk giyen kişi olması ve yeniliklere çok açık olması nedeniyle kendisine ‘Gavur Hasan’ yakıştırması yapılmış ve adı kalıcı olmuş, hep Gavur Hasan olarak tanınmıştır. Gavur Hasan’ın üç oğlu Kemal, Hüseyin ve Hikmet köy enstitüsüne gitmiş ve başarılı bir şekilde öğretmen olarak dönmüşlerdir.

Gavur Hasan’ın Emin Bey’le de arası bilinmeyen nedenlerle çok sıcak değildir. Böyle olmasına karşın Emin Bey öldüğünde Gavur Hasan göz yaşlarına boğulur ve ‘Ortaköy bin yıl daha geçse bir Emin Efendi daha yetiştirmez’ der.

    Mehmet GÜNDÜZ


 Kasabamızın İlkokulu'nda uzun yıllar öğretmenlik yapmış, yetiştirdiği öğrenciler birçok üst kademede görev yapmışlardır. Oğlu Prof.Dr.Güngör Gündüz şu an ODTÜ(Orta Doğu Teknik Üniversitesi-Kimya Mühendisliği Bölümü-Öğretim Üyesi-ANKARA)'de görev yapmaktadır. Oğlu Aydoğan Gündüz Elektrik Mühendisi olup, uzun yıllar Ankara'da Elektrik Mühendisleri Odası Başkanlığı yapmıştır.

Mehmet Gündüz
Mehmet Gündüz ile ilgili aşağıdaki paragrafı anlatan:Güngör Gündüz

Bu bölümde anlatılanlar Ortaköy’deki Cumhuriyet sonrası eğitimi şekillendiren öğretmen kuşağının olağanüstü çabaları Mehmet Gündüz’ün yaşamından kesitler verilerek anlatılacaktır. Okulda öğretmenlik yapmış herkesin Ortaköy’ün gelişimine şüphesiz çok büyük katkıları olmuştur. Devrimlerin benimsetilmesi Atatürk’ün kültür ordusunun yılmaz erleri öğretmenlerin üstün çabaları ile mümkün olabilmiştir.
Mehmet Gündüz aslen Kızılhisar’lıdır (Serinhisar). Babası Çanakkale’de şehit düşmüş ve onu hiç görmemiştir. Sokaklarda dolaşmasın diye dayıları tarafından mahalle mektebine gönderilir. Dersleri çok çabuk kavradığı için kısa bir süre sonra ikinci sınıfa alınır ve muallimi (öğretmeni) ona ‘benim küçük mollam’ diye hitap eder. Mahalle mektebini bitirince dayıları tütün kırsın diye tarlaya götürmek isterler, fakat onun içinde okuma arzusu üst düzeydedir. Bir arkadaşıyla kaçarak Denizli Orta Okulu’na kaydını yaptırır. Sonra’da Muallim Mektebi’ni bitirir. Atatürk Denizli’ye yaptığı ziyaretlerden birisinde Ortaokulu da ziyaret eder. O zamanlar Denizli’ye Gökpınar’dan elektrik getirilmiş ve belediye hoparlör sistemi kurmuştur. Atatürk’ün geçtiği bütün yollara halı döşenir. Hoparlör Atatürk’ün nerede olduğunu dakikası dakikasına duyurmaktadır. Mehmet Gündüz’ün bulunduğu sınıfta da muallimi (öğretmeni) bir titreme alır. Çünkü harf devrimi yapılalı epey olmuş, muallim henüz eski alışkanlıklarını bırakmamış, yeni yazı ile yazmayı doğru dürüst becerememektedir. Sonunda kapı açılır ve içeriye Atatürk ve heyeti girer. Bir süre sonra Atatürk dersin adını sorar, muallim ‘arziyat efendim’ der.
Ve Atatürk kükrercesine sesini yükseltir, ‘bu dersin adı jeoloji oldu, niçin halâ eski tabirler kullanılır?’. Mehmet Gündüz ise olup bitenden ziyade sürekli Atatürk’ün gözlerine bakmaktadır. Kurtuluş savaşı sırasında savaşı baltalamak için padişah ve çevresi, ayrıca düşmanların çabalarıyla da savaşı yürütenler aleyhine sürekli karalama kampanyası sürdürmüştür. Bunlardan birisi de ‘millet bir körle bir sağırın peşine düştü’ şeklindedir.

.Topçu subayı olan İsmet Paşa’nın duyma sorunu olduğu bilinmektedir, fakat Atatürk’ün körlüğü nereden çıktı? Küçük öğrenci Mehmet Gündüz durumu anlamıştır, Atatürk’ün gözlerini takip etmek mümkün değildir, fırıl fırıl hareket etmektedir; yakıştırma da bu yüzdendir. Nedense günümüz de bile Atatürk’ün gözlerinin çok hızlı hareket ettiğini hiçbir kitap yazmamaktadır. Bu sırada ders devam etmektedir. Muallim med-cezir (gel-git) olaylarını anlatmakta ve Gaskonya körfezini örnek olarak vermektedir. Atatürk yine sesini yükseltir, ‘Antalya körfezini niçin örnek vermiyorsunuz’ der. İlginçtir ki 1960’lı yıllardaki coğrafya kitaplarında bile hep Gaskonya körfezi örneği vardır. Atatürk’ün bu yurdun insanı, bu yurdun toprağı, denizi şeklindeki titizliği nedense az sayıda insan tarfından tam anlamıyla benimsenir.
Muallim Mektebi’nden sonra Ortaköy’e tayin olan Memmet Gündüz henüz onaltı yaşındadır, okula gidenler de neredeyse kendi yaşındadır; Ortaköylüler ona “güccük (küçük) muaallim’ der. Zamanla boyu da uzayacak köyün en uzun boylularından biri olacaktır. Bir yabancının köyde kabulü kolay olmaz, zaman alıcı bir olaydır. Bazı sınavları geçmesi gerekir. Muallim olacak kişi farklı olmalı, örneğin epeyce zeki olmalıdır. Ortaköylüler’in köye gelen her öğretmen için yıllarca sürmüş ‘muallim testi’ vardır. Hemen yakalayıp ona bir matematik problemi sorarlar. Bunların bazıları gerçek sorulardır, kimisinin verileri eksiktir, bulmaca gibi tahmin yapmak gerekir. Mehmet Gündüz hepsini de çok kısada çözer, ünü civar köylere yayılır, oralardan da matematik problemi getirilir. Ulaşım yok düzeyde olduğu o yıllarda Bekilli, Zeyve (Akkent) ve Hançalar’da  çözülemeyen  matematik  problemleri  sorulmak  üzere  Ortaköy’e  Mehmet Gündüz’e getirilir. Sonunda hakkında ‘hisabı bek eyi’ olarak karar verilir. Yaşamı boyunca da köylülerin matematik problemlerini çözmeye devam eder, yanlış ifade edilen problemlerin niye yanlış olduklarını onları ikna edinceye kadar uğraşarak açıklar. Ortaköy’de Musta’fendinin kızı Naciye ile evlenir. Üçüncü yılın sonunda köyden ayrılır ve Belevi, Kıralan, Hançalar ve Süller’den Ortaköy’e tekrar 1952 yılında döner.

Cumhuriyetin ilk döneminde yapılan devrimlerin topluma benimsetilmesinde en büyük çaba öğretmenler tarafından gösterilmiştir. O dönem öğretmenleri bir kültür savaşçısı, Atatürk’ün kültür ordusunun bir eri gibi geceli gündüzlü çalışmışlardır. İlçelerin ve ilin bütün mülki amirleri de öğretim işiyle doğrudan ilgilendirilmiştir. Mehmet Gündüz bir anısında o dönemi ‘ben Çal kaymakamından okulla ilgili bir istekte bulunacağım da o da yapmayacak, bu mümkün değildi’ demiştir. Devlet eğitime o kadar önem verirdi ki kahvehanelere kitap bulundurma zorunluluğunu getirmişti. Özellikle büyük kentlerde bunu sağlamak daha kolaydı. Kahvehaneler de karara uyarak kitap, dergi, gazete türü okunacak şeyleri bulundurmaya başlarlar. Arapça da okuma ‘kıraat’ sözcüğü ile ifade edildiğinden adlarını da kahvehaneden ‘kıraathane’ye değiştirirler. Günümüz kıraathaneleri ise yalnızca oyun oynanan yerdir. İkinci dünya savaşının bitimi ve çok partili dönemin başlaması ile devrimlerin hızı kesilir. Türkiye için büyük bir kurtuluş ve aydınlanma çabasının ürünü olan Köy Enstitüleri ve Halkevleri kapatılmıştır. Köy Enstitüleri dünya eğitim sistemi içinde çok önemli bir kalkınma ve aydınlanma modeli olarak yerini alır. Mehmet Gündüz’ün öğrencilerinin bazıları Gönen Köy Enstitüsü’nü bitirip Ortaköy’e dönmüşler ve birlikte çalışmaya başlamışlardır.

Atatürk’ün önemi çok partili dönemde daha çok anlaşılacak ve O’nun düşüncelerinin savunuculuğu öğretmenler tarafından yapılmaya başlanacak ve öğrencilere öğretilecektir. 1953 yılı Atatürk’ün aziz nâşının Etnografya Müzesi’nden alınarak Anıtkabir’e defnedildiği yıldır. Bu olayın uzaktan da olsa tanığı olmak gerekir. Mehmet Gündüz evindeki radyoyu okula taşır. O dönemlerde radyolar sandık gibi büyük olup çatılara kurulan büyük antenlerle çalışmakta ve çok ağır anot-katot diye adlandırılan iki büyük pille çalışmaktadırlar. Sabahtan bütün öğrenciler okulun geniş üst koridorunda toplanır ve töreni naklen veren radyo hep beraber saatlarca dinlenir. Böylece bu tarihi olay bütün öğrencilere naklen yaşatılır.

Sevr Antlaşması’nın açılış konuşmasında Osmanlı Heyeti Türkleri tarih boyunca barbarlık yapmakla suçlayan çok ağır hakaretlere muhatap kalır. Kendi tarihimizi hiçbir zaman yazamadığımız ve bütün bilgileri yabancı kaynaklardan öğrendiğimiz bir toplum olmamız Atatürk’ün kabul edemediği bir olaydır ve Türk Tarih Kurumu’nu bu nedenle kurar. Tarih bilincinin ortaya çıkarılması o dönemin en önemli çabalarından biridir. ‘Osmanlı’nın geri kalmasının ve yıkılmasının nedeni bilime sırt çevirmesidir’ diye özetlenebilecek bir temel kavram etrafında bütün öğretmenler tarih, coğrafya, keşifler, doğa (tabiat) bilimleri, matematik konularına büyük önem verirler.

Tarih Dersleri:

Mehmet Gündüz’ün bütün derslerinde takip ettiği müfredat Milli Eğitim’in takip ettiği müfredatın çok üstündedir. Tarih dersinde Sümer, Elâm, Kalde, Babil, Asur, Hitit, Mısır, Yunan ve Roma devletleri ve uygarlıkları olarak bilinen toplulukları en önemli özellikleri ve yaşam tarzları ile anlatırdı. Ayrıca Sümerliler’in Asya’dan göç eden Türk kökenli insanlarla yerel halkın karışmasından ortaya çıktığını vurgulardı. Tarihin Sümer’le başlatılmasının nedenini onların çivi yazısını icat etmeleri, çanak çömlek yaparak teknoloji geliştirmelerini, ilk tarım toplumu olduklarını ve su kanalları yaptıklarını anlatırdı. Bu arada onların düşünce sistemlerini aktarabilmek dünyanın en eski edebiyat eseri olan ‘Gılgamış Destanı’nı öğrencilere eski alfabe ile yazılmış bir kitaptan okurdu.
Böylece öğrenciler Gılgamış’ın peşinde olduğu ölmezlik otunu bulma çabası ile bugünkü modern tıbbın insan ömrünü uzatma yolundaki çabası arasında benzerlikler kurardı.
Yine Sümer inanç sistemini anlatırken onların göklerdeki yıldızlara duyduğu ilgiyi anlatır,Zigurat adı verilen yedi katlı tapınaklarının hem dinsel tapınak hem de yıldızların incelendiği bir tür gözlem evi olduğunu ifade ederdi. Kalde’li müneccimler, Babil’in Hamurabi yasalarının din kurallarına dönüşü, Mısır’lı firavunlar, piramitler, Asur’lu tüccarlar, ilk toplumlarda sanayinin gelişimi ve daha pek çok kavramlar anlatılan konular arasında idi. Yine okuttuğu konular arasında Hititler, Kadeş barış antlaşması, Girit’te Miken uygarlığının çıkışı, Fenikeliler, bugünkü kullandığımız alfabenin Fenike alfabesinden çıktığının vurgulanması, İyonyalı filozoflar, eski Yunan’da demokrasinin kuruluşu, Solon yasaları, Sokrat’ın ahlâkçılığı, O’nun ölümü göze alan dürüstlüğü ve yurttaşlık bilinci, Yunanlılar’la Perslerin savaşı, eski olimpiyatlar, maratonun ortaya çıkışı,Roma’nın Türk kökenli olduğuna inanılan Etrüskler tarafından başlatılması gibi pek çok konular bulunurdu. Türk’lerin Orta Asya’dan başlayan ve batıya doğru yüzyıllar süren göçleri, Orta Asya kökenli olduğu sanılan ve Mezopotamya’ya gelip yerleşen Sümerler, Anadolu’ya Kafkasya üzerinden gelen Hatti’ler ve Anadolu’yu mesken tutan diğer topluluklar, Hititler, Gordiyon, Lidya, Truva halkları, Sakalar, Hunlar’la başlayan Türk devletleri, Göktürkler, Orhun anıtları, Çinlilerle yapılan mücadeleler, Kutluklar, Uygurlar, Atila’nın Batı Hun devleti, Roma İmparatorluğu, dinlerin çıkışı, Mezopotamya ve Mısır inançları, ateşe taparlık, yıldızlara taparlık, Musevilik, Hristiyanlık, Müslümanlık, Emeviler, Abbasiler, İlk Müslüman Türk devletleri, Saruhanlılar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Anadolu
Selçukluları tarih derslerinde okutulan konulardı. İlkokulun beşinci sınıfında ise tarih dersi ağırlıkla Osmanlı tarihi ve Cumhuriyet’in kuruluşu üzerine idi. Dört duvarlı dersliğin penceresi olamayan iki duvarı üzerinde çok büyük Osmanlı tarih şeridi bulunurdu. Şerit üzerinde her bir padişahın saltanat süresi uygun aralıklarla dilimlenmişti. Şeritin üst kısmında kazanılan zaferlerin tarihleri kırmızı mürekkeple dikey olarak bulunmaktaydı.

Zafer büyükse büyük rakamlarla küçükse küçük rakamlarla yazılı idi. Yenilgiler de mavi renkle şeritin alt kısmına yine aynı usulle yazılı idi. O devirlerde dolmakalem ve divitten başka yazım aygıtının olmadığı düşünülürse harcanan çabanın büyüklüğü takdir edilebilir.
Osmanlı tarihi anlatılırken padişahların yaşam öykülerinden verilen kesitler tarih öğrenmeyi eğlenceli kılardı. Yıldırım Bayezit’in çocuklarından birisinin hocasını babasına şikayet etmesi üzerine Yıldırım’ım hocaya önceden haber göndermesini ve çocuğunun itirazını hocaya anlatması üzerine de tembihlenen hocanın Yıldırım’ı kovalamasını; Fâtih Sultan Mehmet’in çocuk yaşta başa geçmesi ve savaş çıkması durumunda babası İkinci Murat’a ‘padişahsan başa geç, eğer ben padişahsam emrediyorum gel başa geç’ diye mektup yazmasını; İstanbul’un alınışını ve Rönesans üzerine olan etkilerini, Fâtih’in beşikteki kardeşini boğdurtarak Osmanlı hanedanlığında taht kavgalarının kanlı serüvenini başlattığını, Kanuni Sultan Süleyman’ın Barbaros’a Hayrettin adını verişini, Hürrem Sultan’la başlayan saray entrikaları ve Kanuni’nin öz oğlu Mustafa’yı
öldürtmesini ve olayı bir perde arkasından seyretmesini; Kıbrıs’ın alınması ve arkasından gelen İnebahtı Deniz savaşında donanmanın büyük kayıp vermesi üzerine Venedik Elçisi’ne Sokullu Mehmet Paşa’nın ‘bu millet öyle bir milletir ki isterse gemilerini sedirden, direklerini altından, halatlarını iplikten yapabilir; biz sizden Kıbrıs'ı alarak kolunuzu kestik, siz ise donanmamızı yenmekle yalnızca sakalımızı kestiniz; unutmayın ki, kol bir daha yerine gelmez, ama sakal eskisinden de gür çıkar’ dediğini anlatırdı.

Rönesans ve Reform’un nasıl başladığını, coğrafi keşifleri, Osmanlı’nın niye gerilediğini, bilim ve teknolojiyi takip edemesinin sonuçlarını, Gerileme Dönemi’ndeki bir padişahın İstanbul’u korumak için görkemli izlenimi vermek üzere bütün binaları beyaza boyatmaya kalkışmasını, Genç Osman’la başlayan değişim sürecini, Üçüncü Selim’in Nizam-ı Cedit ordusunu kurmasını, Yeniçeri Ocağı’nın büyük mücadeleler sonunda İkinci Mahmut tarafından kanlı bir şekilde dağıtılmasını, bunu takip eden yıllarda Tanzimat’ın ilânının yenileşme çabası olarak ortaya çıkışını ve Osmanlı’nın önlenemeyen yıkılışı anlatırdı. Bütün bu olayların arkasındaki nedenlerin başında Osmanlı’nın Rönesans’la başlayan değişimi ve gelişimi takip edemediğini ve coğrafi keşiflerle başlayan sömürgeciliğin Birinci Dünya Savaşı’na ve büyük bir paylaşım kavgasına yol açtığına değinirdi. Avrupalılar’ın ‘Hasta Adam’ diye nitelendirdikleri Osmanlı’yı paylaşma kavgasında padişahların köklü çözümler üretemediklerini ve yıkılışın önlenemediğini anlatırdı. Bütün tarih anlatımında saldırgan kötü insanlar ve zulüm gören iyi insanlar gibi temelsiz kavramları bir yana bırakır bütün olayları ‘neden-sonuç’ ilişkisine bağlardı.

Çanakkele’den itibaren Atatürk’ün çektiği sıkıntıları, padişahın fermanlarına, iç isyanlara, topladığı Meclis’in sık sık ortaya koyduğu olumsuz tavırlara karşı sürdürdüğü mücadeleleri ve Yunanlılar’a karşı yaptığı savaşları bütün heyecanıyla öğrencilerine yaşatarak anlatırdı.
Esas zorluk da Cumhuriyet’in kurulması ve Devrimler’in yapılmasının gerekçelerini anlatmaktı. Atatürkçülük bilinci olan kişiler ancak devrimlerin gerekçesini anlatabilirdi. Günümüz Türk Edebiyatı’nda pek çok konu işlenmiştir, fakat nedense Atatürk Devrimleri’ni kayıtsız şartsız destekleyip onu halka benimsetmeyi kendisine yaşam felsefesi yapmış öğretmenlerin yaşam öyküleri pek işlenmemiştir. Onların yaptıklerı belki bir gün mercek altına alınır da o çok zor yıllarda onların yaptığı fedakarlıkların ve paha biçilmez çabalarının değeri takdir edilir.

Verilen tarih bilinci Ortaköylüler’i etkilemiş midir sorusunun yanıtını vermek zor olabilir, ama şüphesiz ki etkilemişitir. Köyden çıkıp öğrenim gören ve memur olan pek kişide bu etki görülebilir. Fakat daha ilginç olan ilk okul sonrası öğrenim yapmayan kişilerin de tarih bilincine erişmiş olmalarıdır. Örneğin Molla Bekir Mehmet okuma sevgisi ve tarih bilgisinden o kadar etkilenmiştir ki o dönemlerde tarihi roman yazan Reşat Ekrem Koçu’nun bütün kitaplarını satın alıp okumuştur. Belki de o dönemlerde Türkiye’de böyle merakı olan ve köyde yaşayan ender birkaç kişiden biri idi.

Türkçe Dersleri:

Cumhuriyet döneminin birinci ve ikinci kuşağı devrimlerin benimsetilmesinin keskin mücadelesini yürütmüştür. Bu mücadelenin başında yeni alfabenin benimsetilmesi olmuştur. Yeni alfabeye düşmanlık ve Arap alfabelerini savunmak değişime karşı direnenlerin ana hedeflerinden biri olmuştur. Öne sürülen en önemli gerekçe ‘yakında biz dinimizi anlamayacağız, okuyup öğrenemeyeceğiz’ olmuştur. OysaCumhuriyet kurulduğunda okuma yazma oranı o kadar düşüktü ki insanların dini yazıları zaten okudukları yoktu, kendilerine ne söylenirse onu dinlerlerdi. Hattâ Cuma hutbeleri de Arapça okunduğundan camide vaaz dışında anladıkları bir şey de bulunmazdı.

Atatürk daha Cumhuriyet’i kurmadan dokuz ay önce Balıkesir’de bir camide mimbere çıkıp Türkçe hutbe okuyarak dinin söyleminin anlaşılması gereği konusunda tavrını ortaya koymuştur. Ondan sonra da camilerde öğüt verici Cuma hutbeleri Türkçe okunmaya başlamış, kısa zaman içinde de en azından Cuma hutbelerinde Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları dinin ne söylediğini daha iyi anlamaya başlamışlardır. Cumhuriyet’in ilk döneminde devrimlere karşı yürütülen düşmanlıklar halâ günümüzde de sürdürülmektedir. Arap harflerinden yeni Türk Alfabesi’ne geçişi bazı kişiler şiddetle eleştirip yeni alfabenin Türk alfabesi olmadığını, Latin alfabesi olduğunu bu nedenle Türk sayılamayacağını savunurlardı. Mehmet Gündüz de buna karşın Fenikeliler’i okuturken batıda kullanılan Latin alfabesinin Fenike alfabesinden çıktığını, bu alfabenin özünde de Mısır resim yazısı olan hiyeroglif ile Sümer çivi yazısı bulunduğunu savunur ve bu alfabenin kullanımının çok kolay olduğunu bu nedenle pek çok toplumun bu alfabeyi tercih ettiğini öğrencilerine anlatırdı. Arap alfabelerinin de çivi yazısı kökenli olduğunu belirtirdi. Arap alfabesinde sesli harf olmadığı için Türkçe’ye uymadığını söylerdi. Örnek olarak da Kalde diye bilinen eski toplumu arapça harflerle yazarsak arapça da sesli harf olmadığı için Gildane, Güldane, Kilde, Kalde gibi çok değişik şekillerde okunduğunu anlatırdı.

Türkçe derslerinde Dede Korkut, Nasrettin Hoca, Yunus Emre gibi tarih olmuş konular, Osmanlı dönemi divan edebiyatı ve anlaşılmasındaki güçlükler, halk edebiyatı, halk ozanları, Tevfik Fikret, Ömer Seyfettin, Reşat Nuri Güntekin gibi ozan ve yazarların eserlerinden seçmeler dersde işlenirdi. Mehmet Gündüz ayrıca hem dördüncü hem de beşinci sınıfta Gılgamış, Güliver’in Yolculukları, Robenson Krüzo kitaplarını sınıfta bölümler halinde okuyarak bitirir ve öğrencileri dünya edebiyatı ile tanıştırırdı.
Türkçe derslerinde okutulanlardan hareketle insanlık hakkında düşünceler tartışılır, öğrencilere nasıl düşündükleri sorulur, öğrenme soru-yanıt çerçevesinde devam ederdi. İnsan davranışları, güzel hareket, görgü, saygı, ahlâk gibi konular incelenirken hem geleneksel ve kültürel davranışlar hem de doğrusunun nasıl olması konuları tartışılırdı. Mehmet Gündüz Eflatun’un ‘Devlet’ kitabında yazılanları çok iyi kavradığı için gerçeklerle ideal olanın ayrımını çok iyi yapar ve ideali yakalamak için nasıl hareket edilmesi gerektiğini anlatırdı. Sokrat’ın yasaları çiğnememek için bile bile zehirli şerbeti içtiğini öğrencilerine anlatırken onlara iyi bir yurttaş olmanın erdemini açıklardı.

Matematik Dersleri:

Mehmet Gündüz’ün verdiği matematik dersleri verilebileceğin en üst düzeyinde olur ve öğrenciler de doğal olarak zorlanırdı. Geometri derslerinde hacim hesaplamalarında kullanılan bağıntıların önce nasıl elde edildikleri anlatılır, sonra uygulamaya geçilirdi. Örneğin kürenin hacmi anlatılırken koninin hacmi ile işe başlanır ve kürenin merkezinde tepeleri birleşen bir sürü koninin var olduğu yaklaşımı ile kürenin hacim bağıntısı bulunurdu. Sonuç olarak bütün geometrik şekillerin hacimleri arasındaki ilişkiler unutulmazdı. Kesik koni olarak algılanan su kovasının içindeki suyun çapı kaç olan bir küre içine doldurulabileceği türü hesaplar yapılırdı. Günümüz ilk okul eğitiminin beşinci sınıfında bu tür hesapları yapmak pek mümkün değil. Aritmetik hesaplarının yapımında ise cebirsel işlemler mantığı işlenir ve ‘bire indirgeme’ yöntemi denen yöntemle pek çok cebirsel işlem yapılırdı. Bire indirgeme yöntemi cebirde bilinmeyen için kullanılan ‘x’ ifadesi ile o dönemlerde cebir problemi ile ancak orta-üçte (şimdi sekizinci sınıf) işlenirdi. Mehmet Gündüz’ün kalın bir matematik dosyası vardı ve bunun içinde orta-sona (sekizinci sınıf) kadar işlenen problemlerden örnekler bulunur ve bunları ev ödevi verir, sonra sınıfta çözerdi. Orta okulda bütünlemeye kalan öğrenciler de yaz süresince Mehmet Gündüz’e gelip matematik kitaplarında anlayamadıkları problemleri sorardı.

Coğrafya Dersleri Ve Yanlış İnançlar:

Coğrafya dersleri dünyanın yuvarlak olduğu, boşukta durduğu ve güneş etrafında döndüğü  ile  başlardı.  Bu  temel  kavramları  kabullenebilmek  hiç  de  kolay  değildi.

 

‘Boşlukda durmak’ çok korkutucu bir kavramdı, insana bir yere düşme korkusu veriyordu. Öğrenciler bu korkudan din hocalarının bilgisi ile kurtulmaya çalışıyordu. Din hocalarının söylediğine göre de dünya bir öküzün iki boynuzu arasında duruyordu. Öküz kıpırdayınca da ‘zelzele’ (deprem) oluyordu. Bu biraz güven veriyordu, en azından dünyayı tutan bir şey vardı ama o kadar büyük öküz nereden bulunacaktı?.

Öğretmenlerin öğrettiği yer çekimi yasası ile her şeyin dünyadan fırlayıp gitmediğini anlamak daha mantıklı idi.
Dünyanın öküzün boynuzları arasında durduğu görüşü muhtemelen bir Hint efsanesidir, nitekim ineklerin kutsallığına inanan bir toplum da bu tür bir evren ve dünya modeli geliştirmiş olabilir. Avrupa kökenli toplumların Hindistan’dan çıkan göçlerin Hazar Denizi’nin alt ve üstünden geçerek Avrupa’ya gittikleri biliniyor. İran ve Ermeniler de bu toplumlardan. Slav, Germen, İskandinav ırklarının bu toplumların bulunduğu yörelerde evrimleşmeleri ve renklerinin açılmaları ile ortaya çıktıkları biliniyor. Türkler’le ilişkileri olduğu sanılan ve Türkçe gramerine benzer bir gramer kullanan Hatti’lerin ve yine benzer kökenli Hurri’lerin Anadolu’ya göçlerle geldiği biliniyor. Daha sonraları da Hint-Avrupa kökenli Hitit’ler geldi. Hitit’lere göre de boğalar kutsal hayvanlar ve onu kültürlerinde önemli bir öge olarak kullanılıyor. Hitit inancında en büyük tanrı olan Gök Tanrı’sı boğa ile temsil ediliyordu. Hitit inancı Anadolu’da yüz yıllarca etkisini sürdürmüş ve dünyanın öküzün boynuzları üzerinde olduğu inancı süre gelmiştir. Öğretmenler bu inanca karşı çıkıp dünyanın güneşin etrafında dönen bir gezegen olduğunu okuttuklarında da köyün yaşlıları bunu bir tür dine karşı çıkış olarak algılamışlardı.
Türkler 1071 yılından sonraki takip eden  beş altı yıl içinde Toroslar üzerindenİzmir yakınlarındaki dağlara kadar geldiler. Bu inanılmaz bir hızdır. Fakat ondan sonra Anadolu’nun tamamen Türkler’in eline geçmesi ise dört yüz yıl kadar sürmüştür. Silifke, Erdemli veya benzeri güney sahillerinde yazlıklarını geçirenler bu yöredeki kasaplara uğradıklarında tıknaz, geniş yüzlü, geniş omuzlu, çekik gözlü insanları gözleyeceklerdir.
Bu kişiler esasen Anadolu’ya ilk gelen Türk’lerin çocukları olup zamanlarının büyük bir kısmını Toroslar’da geçirerek insan içine pek karışmamışlardır. 1980 li yılların başında radyodan bir gün ilginç bir haber geçer; Toroslar’da “yüz yılı aşkın bir süredir şehirle teması olmamış, eski ve farklı bir Türkçe konuşan bir köy bulundu” diye.

Ortaköy’de  otobüs  olmasına  karşın  elli  altmış  yıl  önce  Ortaköy’ün  dışına çıkmamış pek çok kişi vardı. Mehmet Gündüz bu durumu değiştirmek, en azından çevreyi ve yaşadığı ili tanıtmak için öğrencileri geziye çıkarırdı. Bunlardan birisi Çakıllar Deresi’ ndeki değirmenlere, diğeri de Bahattinler Asarı’na yapılan gezilerdi. Özellikle babalarından ve ağabeylerinden duydukları değirmende un öğütme sohbetlerine neden olan yerleri görme açısından değirmen gezisine severek katılırlardı. Mehmet Gündüz için ise suyun döndürdüğü çarkların neden olduğu dönme kareketinin değirmen taşına iletilmesi ve öğütmenin sağlanması küçük bir tür fabrika gezisi gibi idi ve öğrencilerin hepsine bunu gösterirdi. Bahattinler Asar’ında bulunan eski Roma kalıntıları kimsenin umurunda değildi ama o kalıntıların değerli olduklarının vurgulanması ve sahip çıkılması gerekirdi. Ortaköylüler Kale’de bulunan diğer bir harabeden taşıdıkları üzerleri işlemeli mermeri çamaşır yıkamakta, çuval, çarşaf vs. tokmaklamakta kullanırlardı. İlerde bunlardan kaçınılmaları için okul çağındaki çocuklara eski harabelere sahip çıkılmasının anlatılması gerekiyordu; bu da en iyi bir şekilde Bahattinler Asar’ı gezilerek yapılabilirdi. Devletin nice yıl sonra Bahattinler Asar’ında kazı yapmayı programına alması sevindirici olmuştur. Oradan yine eski yıllarda getirilen ve üzerinde Latin yazıları bulunan kare prizma şeklindeki kaidelerden birisi ‘Oda Önü’nde idi. Oda önü ve avlu içi çocukları da taşın etrafında dönen bir ‘ebe’den kaçınarak taşın üstüne abanmayı bir oyun haline getirmişlerdi. O taşın başka bir benzeri de yine köyde bulunuyordu.

Çevreyi tanımak için çok önemli bir gezi de Pamukkale ve Denizli ili gezisi idi. Pamukkale’ye gitmek için öğrencilerin babalarının para vermeleri gerekiyordu, fakat o devirlerde babalardan beş on kuruş dahi olsa almak mümkün değildi. Bunun üzerine Mehmet Gündüz sınıfta şunu söyledi: “Çocuklar sizi dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir güzelliğe Pamukkale’ye götüreceğim, ayrıca Denizli’yi de gezeceğiz. Biliyorum babalarınızdan bunun için gereken parayı alamazsınız. Bunun için ben bir kumbara hazırlayacağım, siz de elinize ne zaman beş on kuruş geçerse onu kumbaraya atacaksınız. Arkadaşlarınızdan birisi de kumbaraya para atanın adının karşısına kaç kuruş attığını yazacak, böylece yıl boyunca yol paranızı biriktirmiş olacaksınız”. Pamukkale’nin öğrencilere ne anlam ifade ettiği bilinmez ama en azından o günün koşullarında Denizli’yi belki yıllarca göremeyecek olanlar için gezi oldukça çekiciydi. Bir yıl boyunca yol parası biriktirilir ve bir bahar günü yola çıkılır. Pamukkale’ye varılır, travertenler gezilir, harabeler gezilir, dev gibi harabelere ve o kadar büyük taşların nasıl üst üste konulduğuna şaşılır; büyük tiyatro hayranlıkla gezilir. O devirlerde Pamukkale tamamiyle sahipsiz boş bir alandır, hiçbir kıymeti yoktur. Oradan Denizli’ye hareket edilir; Vali Konağı, karşısındaki Gazi İlk Okulu ve bazı yerler gezilir. Öğrenciler ilk defa şehirle, parke taşlı caddelerle, elektrikle tanışır. O devirlerde henüz asfalt yoktur.

Tabiat Bilgisi Dersleri:

O zamanki deyişiyle ‘Tabiaat Bilgisi’ dersi fizik, kimya, biyoloji konularında öğrencilere doğayı anlatmaya amaçlı olup, bütün konular büyük bir zevkle izlenirdi. Fizik ile ilgili konularda Arşimet’in kaldıraç yasasını okuturken O’nun ‘bir destek verin dünyayı yerinden onatayım’ sözünü ettiğini, koca dünyanın ve yıldızların da yasalara göre hareket ettiklerini ve yasaları kullanarak onların davranışlarının anlaşılabileceğini vurgulardı. Yine Arşimet’in devrin hükümdarının altın tacının gerçek altından mı olup olmadığını bulmak için uzun süre düşündüğünü ve bir gün hamamda yarıya kadar su dolu hamam tasının batmadığını görünce aklına saf olan ve saf olmayan taçların farklı
şekilde suya batacaklarını düşündüğünü ve bundan çok heyecanlanan Arşimet’in çırılçıplak hamamdan fırlayıp ‘buldum buldum!’ diye çığlık attığını anlatırdı. Bu öykünün arkasından da içi yük dolu gemilerin suda niye batmadıkları sınıfta tartışılırdı.
Bu arada eski İyonya filozoflarına ve onların evren hakkındaki düşüncelerine değinilir, Aristo ile sonlanan düşünce sistemi anlatılırdı. Rönesans ve Reform sürecinde bilime yönelişi, Kopernik’in ik defa ölümünden kısa bir süre önce bilinenin aksine güneşin dünyanın etrafında değil de dünyanın güneşin etrafında döndüğünü ve engisizyon mahkemelerinden, kilisenin baskısından ve papanın aforozundan korktuğu için bunu uzun yıllar dile getiremediğini anlatırdı. Ondan sonra Galile’nin Kopernik düşüncesine sahip çıktığı için mahkemelerde nasıl süründüğünü, öldürülmekten korktuğu için bir süre susmayı tercih ettiğini, bu sırada da önemli buluşlar yaptığını anlatırdı.

Tabiat Bilgisi derslerinde deney yapmak son derece merak uyandırıcı olmakta idi. Örneğin hava basıncını anlatırken Mehmet Gündüz bir su bardağını ağzına kadar su ile doldurur, sonra ağzını bir kağıtla kapatıp diğer eliyle destek vererek ters çevirir ve kağıdın düşmediğini, suyun da dökülmediğini gösterirdi. Bütün sınıf gözleri açılmış bir şekilde şaşkınlıkla izlerdi.

Sonra da havanın basıncı olduğunu, bu basıncın alttan da ittiğini, kağıdın o yüzden düşmediğini ve suyun boşalmadığını anlatırdı.
Havanın içinde oksijen olduğunu göstermek için de bir kibriti bir sıranın yarığına kıstırır ve üzerine su bardağını kapardı. Kibrit kısa bir süre sonra da sönerdi.
Öğrencilerin sanayi ürünleri hakkında işe yarayacak bilgi edinmeleri için onlara sabun yaptırırdı. Yağ ile çamaşır sodası soba üstünde ısıtılır, çıkan ürün boş kibrit kutularına konularak sertleştirilir ve böylece basit bir şekile sabun yapılırdı.

Bazı deneylerde sıcakılık kullanmak gerekirdi. Örneğin suyun sabit bir sıcaklıkta kaynadığını göstermek için suyun tencerede kaynatılması gerekirdi. Elektrik de olmadığı için suyun kaynatılması evinden getirdiği gaz ocağı ile yapılırdı. Gaz ocağı değişik deneylerin yaplması için yıl içinde bir kaç defa okula taşınırdı. Fakat o devirlerde termometre nereden bulunacaktı? Ortaköy ilk okulu bölge okulu olarak kurulduğu için eşine ender rastlanack bir müzesi vardı. Müze odası adının zıddına eski eşyalar değil de ders aygıtları ile dolu idi. Örneğin yirmibeş metrelik çelik metre -ki o devirde ülkenin belli başlı büyük inşaat müteahhitlerinde bile yoktu- okulun müzesinde bulunmakta idi.

Halkın Ebem Kuşağı olarak tanımladığı Gök kuşağı halk arasında mistik bir olay olarak algılanır, gök kuşağı çıktığında dualar okunup dilekte bulunulurdu. Onun ışığın kırınımı ile ilgili bir doğa olayı olduğu tabiat bilgisi derslerinde anlatılırdı. Müzede bulunan üçgen prizma şeklindeki bir kristal cam ile ışığın yedi rengine nasıl ayrıldığını gösterirdi. Ardında da ışığın niye beyaz renge dönüştüğünü gösteren bir deneyi yapardı. Üzerinde yedi rengi dilimler halinde bulunduran bir çark hızla döndürüldüğünde renklerin kaybolup yerine yalnızca beyaz rengin egemen olduğu bir renk görünümü ortaya çıkardı. Buradan ışığın yedi renkten oluşan bir bileşik olduğu, ışık köşeli cam, prizma, veya su damlasından geçerken de kırılarak renklerine ayrıldığı gösterilirdi. Böylece gök kuşağına da açıklama getirilmiş olurdu.

Müzede bulunan diğer bir deney cihazı da ay ve güneş tutulmasını gösteren cihazdı. Ortada güneş, biraz ötede dünya ve ay vardı. Bir çark ile döndürülünce dünya güneşin etrafında dönmekte, ay da onun yörüngesini keserek ve güneş tarafında aksi bir tarafta kalarak dünya ile birlikte ortak bir yörüngede ilerlemekte idiler. Bu cihazda ayın dünya etrafındaki dönmesinin basit bir dönme olmadığı ve yörüngede dünya ile beraber döndükleri, ay ve güneş tutulmalarının nasıl olduğu kolayca görülmekte idi.

Zaman zaman ortaya çıkan ay tutulması günlerden bir gün Ortaköy’de de oldu. Köyün bazı yaşlı kadınları ellerine su tenekesini alıp sopayla vurarak ses çıkartıp ayın tutulmasını önlemeye çalıştılar!. Bu çok eski gelenek ayın cadılar tarafından sarıldığı ve cadıları korkutmak için gürültü çıkarmak gerektiği inancına dayanmaktadır. Okulda ay tutulmasının nasıl gerçekleştiğini model bir cihaz üzerinde gören kız öğrencilerin ninelerinin inancıyla ters düşmeleri kaçınılmazdı.
Uygarlık ondokuzuncu yüzyılda buhar ve elektrik demekti ve akla gelen en önemli makina da lokomotif idi. Eskiden kullanılan buharlı lokomotiflerde su kazanda kömürle ısıtılıp basıncı yükseltilir ve sonra da bir piston hareketi ile tekerleklere iletilerek lokomotifin gitmesi sağlanırdı. Ortaköy müzesindeki ispirto (alkol) ocağı ile çalışan çok küçük bir lokomotif öğrencilerin her zaman ilgi odağı olmuştur.

Diğer çok önemli bir küçük cihaz da elektrik motorunun nasıl çalıştığını gösteren ve ‘U’ şeklinde bükülmüş bir miknatıs ile tellerin sarılı olduğu bir bobinden meydana gelen elektrik motoru idi. Hareketin sağlanabilmesi için miknatısın gerektiğinin anlaşılması zor da olsa yine de ilgiyle izlenen bir düzenekti.
Tabiaat Bilgisi dersi kendi çocuklarına evinde her kurban kesilişinde uygulamalı olarak devam eder, organların her birinin yapısı, kalbe giren damarların ne kadar esnek ve çapının ne kadar genişleyebildiği, sinirler, beynin yapısı, diyaframın yapısı, barsakların hareketi gibi her tür bilgi kesilmiş hayvan üzerinde incelenirdi. Bütün bunları eşinin “kurbanı mundar edeceksin” diye defalarca uyarısına karşın inatla sürdürürdü.


Ethem BAĞCI
 Kasabamızda muhtarlık yapmış, kasabamıza ilkleri getiren (Radyo, Un Değirmeni,Sinema,Soba,Gramofon,Traktör Vb.) saygıdeğer bir büyüğümüzdür.

Ethem Bağcı ile ilgili aşağıdaki paragrafı Anlatan:Güngör Gündüz

Ortaköy’e katkısı olan son derece açık görüşlü bir kişi de Ethem Bağcı’dır.Ortaköylüler’i teknolojinin yenilikleriyle tanıştıran kişidir. Örneğin köye ilk traktörü o getirmiştir. O zamanlar tarlalar çok küçük olduğu, bağlar da şimdiki gibi düzgün sıralı olmayıp yukarıya doğru büyüyecek şekilde dikilmediği için traktörle tarım yapmak oldukça zordu. Buna karşın uzun yıllar traktörle çift sürmeyi devam ettirmiştir.
Ortaköylü oğlanların çocukluktan çıkıp delikanlı dönemine girmeleri ile birlikte onların bazı beklentileri karşılamaları gerekirdi. Bunlardan biri de hayvana buğday çuvalını yükleyip şafak sökerken Çakıllar Deresi’ndeki su değirmenlerine götürüp orada öğüttükten sonra akşama eve getirmesi idi. Bunu başaranlar delikanlılık dönemine girmiş sayılırdı. Delikanlılık dönemine girebilmek için bazı davranış biçimlerini de değiştirmesi gerekirdi; örneğin büyümekte olan oğlan çocuklarına çocuksu davranışlardan vaz geçirmek için “kız gibi sakız çiğneme bıyığın bitmez”, “sakız çiğnersen değirmene giderken şeytan çarpar” gibi sözler edilir ve zavallı oğlanlar bu korkuyu üstlerinden atmakta güçlük çekerlerdi. Ethem Bağcı’nın en büyük iyiliklerinden biri de delikanlılık dönemine girmekte olan çocukları bu korkulardan kurtarmak oldu. O zamanlar yine belki diğer köylerde olmayan bir yenilik getirdi ve köye akar yakıtla çalışan un değirmeni kurdu. O devirlerde elektrik olmadığı için motorla değirmen taşını tutan düzenekarasındaki bağlantı çok kalın ve uzun kayışla yapılmakta idi. Hem motorun hem de kayışın çıkardığı gürültü uzaklardan da duyulmakta, köyde fabrika olduğu kolayca anlaşılmakta idi.

1950’li yılların ilk yarısında da köye sinemayı getirdi. Şimdiki belediye binasının arkasındaki bir yeri sinema salonu haline getirdi. Fakat esas güçlük köyde elektrik olmadığı için sinema makinasını çalıştırmak için gereken elektriğin sağlanması gerekiyordu. Ethem Bağcı bu zorluğu da aşarak elektrikle çalışan sinema makinesini çalıştırır, Cuma günleri civar köylerden Ortaköy pazarına gelenlere öğleden sonra sinemayla buluşma zevkini tattırırdı.

   Münir DEMiRCiLER (Minir Hoca)
 Kasabamızın ilkokulunda uzun yıllar öğretmenlik ve müdürlük yapmış, emekli olduktan sonra büyük camide vaizlik yapmıştır. Çağdaş ve ileri görüşlü bir büyüğümüzdür.
 
 Hüseyin AYDINER (Emeceli)
 Kasabamızın ilk belediye başkanıdır. Kasabamızın gelişiminde büyük katkıları olmuştur. Aydın ve ileri görüşlü yenilikçi bir büyüğümüzdür.
 
 Ethem TUNCER
 Kasabamız Tarım Kredi Kooperatifi'nde uzun yıllar müdürlük yapmış. Yayınlanmış şiir ve hikâye kitapları bulunan çağdaş ve ilerici bir büyüğümüzdür.